Batı Karadeniz: Safranbolu, Amasra

Batı Karadeniz turu yapmaya karar vermemiz aslında Tempo Travel dergisinde gördüğüm Berna Tükel’e ait “Babamın İzinde Kastamonu” yazısı sayesinde oldu. Sonrasında Barış’la arabada geçirilecek süreyi göz önünde bulundurarak rotayı belirledik. Batı Karadeniz gezimize Safranbolu, Amasra, Kastamonu ve Sinop’u dahil ettik. Okuduğum tüm bloglarda Safranbolu’da kalın Amasra’yı günübirlik ziyaret edin diyordu. Biz de denildiği gibi yaptık.

Safranbolu eski kent merkezi Unesco Dünya Kültür Mirası listesinde yer alıyor. Dolayısıyla iyi korunmuş bir yerleşim fakat bir o kadar da turistik. Turizmin bu kadar geliştiği bir bölgede yemekleri vasat bulduğumu söyleyebilirim. Özellikle nerede ne yenir iyice araştırdım lakin sonuç hayal kırıklığı oldu. Belki yanlış seçimler yaptık, bilemiyorum. Ancak İmren Lokumları‘ndan aldığımız çifte kavrulmuş lokum bizi fazlasıyla tatmin etti. Türk Hava Yolları’nın uçuşlarda yolcularına ikram ettiği lokumlar da İmren’den alınıyormuş. Safranbolu’ya giderseniz çifte kavrulmuş lokum almadan dönmeyin derim. Yaprak helvayı da denedik ama başarılı bulmadım. Bir de Bağlar Gazozu için derim. Niğde Gazozu gibi çok şekerli değil. Elbette yöreye adını veren safrandan da almak gerek. Biz safranı da İmren Lokumları’ndan aldık.

Safranbolu eski kent merkezi çok büyük olmadığı için kolaylıkla gezilebilir. Biz çocuklu olmamız nedeni ile tembellik yapıp golf arabaları ile yapılan bir tur satın aldık ve tarihi merkezi bu şekilde gezdik. Okuduğum tüm yazılarda Yemeniciler Çarşı’sındaki Boncuk Kafe’de Türk Kahvesi için deniyordu. Ben de içmeyin diyorum. İçtiğim en kötü kahvelerden biriydi diyebilirim. Ayrıca turistik olduğu için fazla kalabalık. Alternatif olarak Gülevi‘nin kafesini önerebilirim. Konaklama için ise fiyatların yüksek olması nedeni ile bağ evlerinin bulunduğu bölgeyi tercih ettik. Arabamız olduğu için merkezden uzak olması bizim için çok sorun olmadı. Kaldığımız otel olan Paçacıoğlu Bağ Evi‘ni mutlaka öneririm. Çevreyi gezmekten otelde fazla vakit geçiremediğime, bahçesinde oturup kitap okuyamadığıma hayıflandım doğrusu.

IMG_2356

Okumaya devam et

Reklamlar

Narköy, Kandıra, Kocaeli

Bu blogu takip edenler yeni keşiflerimi artık Instagram üzerinden yaptığımı farketmişlerdir. Slow Food Türkiye‘nin bir etkinliğine dair bir fotoğraf karesi ile Narköy’den haberdar oldum. Akabinde birkaç günlük tatil fırsatı karşıma çıkınca Narköy’e gitmek kaçınılmaz oldu. Burayı tercih etmemin en önemli sebebi bebekle tatil için uygun olduğunu düşünmemdi. İstanbul’a yaklaşık 2 saat mesafede olması, yemeklerin organik ürünlerle hazırlanması (Barış’a ne yedireceğim derdi ortadan kalkmış oluyor) ve doğayla iç içe olma fırsatı sağlaması beni hemen cezbetti.

Narköy’den biraz bahsedecek olursak; aslında Narköy organik tarım yapmayı kafaya koymuş bir çift tarafından kurulmuş bir çiftlik aslında. Geçen sene çiftliğe otel bölümü eklenmiş. Şimdilerde Türkiye’nin ilk Turizm Bakanlığı onaylı ekolojik oteli olmak için hazırlıklarını sürdürüyorlar. Çiftliğin sahibi Nardane Hanım‘ın eğitimci yönü nedeni ile otel gördüğüm kadarı ile daha çok kurumsal talebi karşılıyor. Konaklama bölümü ekolojik otel ve eğitim merkezi olarak geçiyor zaten. Haftasonları şirketlerin motivasyon toplantıları yapması nedeni ile yer bulmak sıkıntılı olabilir. Mesela bizim gitmek istediğimiz hafta haftasonu yer yoktu. O nedenle haftaiçi gitmeye karar verdik. Ben herşeyden memnun kalmama rağmen kurumsal talebin otel fiyatlarını yükselttiğini düşünüyorum. Dört gün planladığımız tatili bu nedenle iki güne indirmek zorunda kaldım. Ama yine de iki gün yeterli oldu diyebilirim. Zaten dört gün kalmış olsaydık bile ayrılmanın verdiği hüzüne mani olmazdı.

Narköy29

Okumaya devam et

Porto, Portekiz

Büyük beklentilerimiz olmadan gittik Porto’ya lakin hayran kaldık. Buraya kesinlikle balayında gelinmeli diye de karar kıldık. Biz sıramızı savdığımız için darısı Selda’nın başına diyorum. Bu arada bu kadar romantik bir tatili yakın bir arkadaş, 9 aylık bir bebe ve eşimle yaptım. Hala romantik bir şehir iddiasındayım. Geçen sene eylül ayında gittiğimizde şans eseri şarap festivaline denk geldik. Acaba hangi şarap markası iyidir diye düşünürken hepsinin bir arada olduğu bir festivale denk gelmek gerçekten büyük şanstı. Bir de nehir kenarında çimlerin üstünde tadım yapmanın hazzı anlatılamaz. Şaraplara gelince; işin uzmanı değilim ama gerçek bir şarapseverin Porto Şarabı’ndan çok hoşlanacağını sanmıyorum. Biz fazla tatlı bulduk ki ben dömisek ve tatlı şarabı buruk bir şaraba tercih ederim. Likör gibi içilebilir ama normal şarap kadehinde uzun uzun içilebilecek bir şarap değil. Benim zevkim benim yorumum. Siz gittiğinizde belki çok farklı yorumlar yapabilirsiniz.

Porto buram buram tarih kokan bir şehir. Elinize bir rehber almadan dahi ara sokaklarda kendinizi detaylarda kaybedebilir ve çok güzel vakit geçirebilirsiniz. Çok yokuşlu bir şehir olduğunu belirtmekte fayda var. Bebek arabası iterken bile sesim çıkmadı şehrin güzelliğinden. Özellikle taş binaların üzerindeki çini karolar çok etkileyiciydi. Portekiz diğer Avrupa ülkelerine göre gelir düzeyi düşük bir ülke olduğu için çok bakımlı bir şehir beklemeyin. Görece diğer Avrupa şehirlerinden daha ucuz elbette. Şehir genel olarak bakımsız, birçok binanın restorasyona ihtiyacı var ama bu güzelliklerini gölgeleyemiyor. Madrid veya Lizbon’a gitmeyi planlıyorsanız Porto’yu rotanıza mutlaka ekleyin ve birkaç gün konaklayın. Biz Porto’da iki gece konakladık. Renove edilmiş eski bir binada yer alan bir daire kiraladık. Otel yerine mutlaka ev kiralayın derim. Evleri gördüğünüzde bayılacaksınız. Bizim kaldığımız DesignOportoFlats size bir fikir verebilir.

Çocuklu ve kısa bir seyahat olması nedeni ile şunu yiyin, bunu yapın gibi detaylı listeler veremiyorum. Ama bunun için Turistip sitesine bakabilirsiniz. Ancak Madde 9’da yer alan Lello & Irmão kitapçısını ben de tavsiye ederim. Harry Potter severler kitaba ilham veren bu kitapçıyı mutlaka görmeli.

Not 1: Porto fotoğraflarını daha önce Instagram‘da paylaşmıştım. Yazısı ancak altı ay sonraya kısmetmiş.

Not 2: Fotoğraflarda göreceğiniz köprü size Eyfel Kulesi’ni anımsatmış olabilir. Çünkü bu köprünün mimarı da Gustave Eiffel ve 1877’de inşa edilmiş.

porto2 Okumaya devam et

Kaktüs, Sukkulent, Teraryum Üçlemesi

Paris’te gördüğüm sadece kaktüs ve sukkulent satan dükkanı paylaşma düşüncesi aklımdan geçerken karşıma Müz çıktı. Böylece hepsini bir arada paylaşmaya karar verdim. Kaktüsü hepimiz biliriz ama biraz da sukkulentlerden bahsedelim. Aslında birçoğunuz mutlaka sukkulent görmüştür ancak adını bilmiyordur diye düşünüyorum. Her kaktüs bir sukkulenttir. Ancak kaktüs familyasından olmayan sukkulent çeşitleri de mevcuttur. Biraz karışık oldu galiba. Özetle sukkulentler gövde ve yapraklarında su tutma ve biriktirme özelliğine sahip bitkilerdir. Çok farklı görünümde çok fazla sukkulent çeşidi bulabilirsiniz. Soğuda dayanıklı değillerdir. Toprağa ihtiyaç duymadan köklenebilirler. Bilgi için: tık tık Yani bu bitkileri çoğaltması da oldukça kolay. Eğer yerini severse çok güzel çiçek açar. Kendine hayran bırakır. Ağaçlar.net sitesinin forum sayfasında genel bilgilere ve üyelerin paylaştığı fotoğraflara bakabilirsiniz. Sera Liliput sitesinde bu bitki türü ile ilgili faydalı bilgiler bulabilirsiniz. İnternette gezinirken nikah şekerine alternatif olarak sukkulent hazırlayan Mini Masal diye bir site bile gördüm. Ayrıca Ediz Hun’un kurucusu olduğu Kaktüs ve Sukkulent Derneği‘nin sayfasına bakabilirsiniz. Bildiğim kadarı ile Ediz Hun’un 3.000 civarında bitkisi mevcut. Anlayacağınız sukkulent ve kaktüsler sizi bir anda bağımlı yapabilir.

Paris’te karşımıza çıkan Les Succulents Cactus‘ü görür görmez Alper’le kendimizi içeride bulduk. Toprak saksıların içinde büyüklü küçüklü pek çok çeşit kaktüs ve sukkulent vardı. Bitki aranjmanları gözüme çarpmadı. Satın alma amaçlı içeri girmediğim için diğer hizmetleri hakkında soru sormaya da çekindim açıkçası. Türkiye’de böyle bir dükkan iş yapar mı bilinmez ama birgün benim de böyle küçük bir dükkanım olsa diye içimden geçirdim. Sadece bitki satışı değil elbette biraz da ucundan tasarım olan bir yer hayal ediyorum. Şimdilik tasarımlarım (Alper’in de katkılarıyla elbette) toprak yoğurt kaplarında hoşuma giden birkaç sukkulenti biraraya getirmekten öteye gidemiyor. Kendi eserlerimden örnekler sunmak isterdim ama bir heves yaptıklarımın hepsini ev hediyesi olarak arkadaşlarıma götürdüm. Arada onlara gittiğimde yavrularıma uzaktan bakıyorum. Bir ara yeniden bu işe el atmalıyım.

kaktus1

Okumaya devam et

Jardin Du Luxembourg, Paris

Paris deyince parklar, bahçeler es geçilmemeli. İnsan Paris’lilerin parklarda nasıl keyifli vakit geçirdiğini gördüğünde kendi haline üzülmeden edemiyor. Biz de elimizde avucumuzda kalan yeşil alanları koruma, rantın dişlilerine kaptırmama derdindeyiz. Derin mevzulara dalmadan keyifli konulara geri dönelim. Elbette parka gitmişken piknik yapmamak olmazdı. Paris’i gezerken kullandığımız kaynaklardan biri de On Adımda Paris kitabıydı. Kitabın piknik bölümünde alışveriş yapmak için mekan tavsiyeleri bulunuyor. Biz de Jardin Du Luxembourg‘a en yakın alternatifler içinden Eric Kayser‘i seçtik. Kesinlikle çok doğru bir seçimdi (Portekiz tatilinde karşıma bir Eric Kayser şubesi çıkınca parkta mini bir piknik kaçınılmaz oldu. Hatta sandviçimin çoğunu Barış afiyetle yedi diyebilirim.) Piknik için tercihimiz sandviç ve minik salatalar oldu. İçeceğimizi ise karşımıza çıkan ilk marketten aldık. Parkın içinde ayrıca kafe de mevcut. Alışveriş yapmaya üşenenler burada da birşeyler atıştırabilir.

Parkla ilgili biraz bilgi vermek gerekirse; Jardin Du Luxembourg 224.500 m² büyüklüğü ile Paris’in ikinci en büyük parkı konumunda. Parka dair daha detaylı bilgileri Alperbildiriyor‘dan alıntıladım.

“Parisliler’in başlıca uğrak yeri diyebileceğimiz bu park, güzel havalarda ana baba günü gibi oluyor. Koşu, güneşlenme, piknik, müze ya da sergi gezme, botanik kursları, çocuk parkı ve konserler parkın başlıca cazibeleri arasında. Güneyindeki orkide bahçelerinden öz toplayan arıların balları, Eylül sonundaki Bal Festivali’nde satın alınabilir. Yine bu kısımda botanik meraklısı Parisliler kurslara katılıyor. Kuzeydeki ihtişamlı yapı Palais du Luxembourg, IV. Henri’nin 1620’de Marie De Medici için yaptırdığı saray. 1958’den beri Senato olarak hizmet veriyor ve ayda bir Cumartesi rehberli turla gezilebiliyor. Sarayın hemen önündeki 57 m’lik turunç bahçesi ise portakal, limon, greyfurt gibi ağaçlarla bezeli. Devam edince karşınıza çıkan sekizgen havuzda model yelkenlilerini yüzdüren çocuklara imrenmemek elde değil. Çocuk olma şartı aranmasa da yetişkinlere tekne bırakmayacak kadar mutlulardı. Kiralayıp çocukluğunuza dönebilirsiniz. Hazır çocuklardan bahsetmişken eğer çocuğunuzla geldiyseniz, parkın batısındaki çocuk eğlence parkını ve midilli turlarını kaçırmayın. Parkın güney ucuna indiğinizde karşınıza çıkan uzun çayırlıklar da, güneşlenen, piknik yapan ve sarmaş dolaş olan gençlerin tercihi. Haftasonları daha canlı. Tavsiyem parka gelirken erzak alıp, piknik keyfi yapmak. Güneşli bir havada en az yarım gün harcanabilir.”

LuxemburgGardens3

Okumaya devam et